mesai -III-

4 Mart 2017

şurada dostoyevski üzerine bi film çekmeyi düşünen tarkovski'nin günlüğüne tuttuğu notlardan bir kaç örnek var.

öykü gazetesi ne güzel bi gazeteymiş. gerçekten, sadece öykü var gazetede ve bu öykülerin içinde bi şeyler olup bitiyor. öyle sonsuzluğun kıyısındaki sessizliğin kadınsı çığlıklarının çaresiz inildeyişleri falan diil.

güney afrikalı sanatçı marco cianfanelli'nin şu mandela heykelini inceyelim.

guy delisle'nin karakarga'dan çıkan "pyonyang -kuzey kore'ye bir yolculuk"unu az önce bitirdim: delisle, bi ara bi çizgi film işi için kuzey kore'ye gidiyor ve sonra orada yaşadıklarını grafik roman şeklinde kaleme alıyor. fakat ben kendisini sinir bozucu buldum. çok kibirli. orada bi kaç ay kalmış ama ülke hakkında zaten herkes tarafında bilinen şeyler dışında tek bi şey söyleyemiyor. insanlar tekno müzikten falan habersiz diye şok geçiriyor. çevirmenine 1984'ü okutuyor ve sonra gözlerinin içine bakıp üzerinde nasıl bi etki yaptığını anlamaya çalışıyor. iki milyona yakın insanın kıtlık nedeniyle öldüğü bir ülkede yaşadığının farkında diilmiş gibi davranıp, gittiği lokantanın masa örtülerinin nemli ve lekeli oluşu üzerinden tahlillere girişiyor. bütün kitap boyunca sadece çok saçma bir siyasi rejim üzerine hepimizin ezberlediği şeyleri tekrar tekrar gözümüze sokuyor fakat kitapta ofis var, otel var, müzeler var, totaliter bir devlet var ama ev yok, sıradan bi korelinin gündelik hayatı üzerine bi şey yok. gitmiş, ne salak bunlar ya demiş ve dönmüş herif.

1939'da türkiye'ye katılan iskenderun sancağı'nın arap alevi nüfusunun aslında eti türklerinden geldiğini iddia eden genç cumhuriyetin milliyetçi iktidarı işi daha da ileri götürüp sancağa hatay adını vermiş, moğolistan'ın eski topluluklarından hıtaylar'dan ilhamla.

narcos'a başladım. (biraz geç oldu ama.)  hikaye bi amerikalı ajanın bakış açısıyla anlatılıyor ve bu yüzden de çok sığ bi ideolojik arka plana sahip. binaenaleyh bi de şöyle bi belgesel var ki bu belgesel sayesinde gerçekliğe yaklaşma imkanına biraz olsun yaklaşabiliyoruz sanırım. escobar'la kolombiya devleti arasında yaşanan amansız savaş, kolombiya milli takımının 1984 dünya kupası macerası ile birlikte ele alınıyor belgeselde ve izlerken çayınızı falan soğutuyosunuz; öyle etkileyici.

çok eğlenceli bi muhabbetleri var şu kardeşlerimin. kahkahalarla izliyoruz.

gribim.

en iyisi şimdi kalkayım; böyle otur otur, nereye kadar? hem logan'a falan giderim belki. karnım da aç.

peki.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.