son eklenenler

sartre: samimiyet ve cömertlik*

sartre

Filozofların popüler idoller olmalarına pek sık rastlanmaz; felsefî eserler de, yazarları hayattayken, nadiren kılavuz kitap haline gelir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yirmi yıl boyunca, Avrupa’nın en ünlü metafizikçisi Sartre’dı. Sadece profesyonel düşünürler değil -birçoğu onu görmezden geliyordu-, genç insanlar da onun felsefesinde, dünyanın berrak ve ilham verici bir açıklamasını bulmuşlardı.

sartre ve simone de beauvoir
Bu felsefenin temeli ve cazibesi özgürlük fikriydi.

Tanrının öldüğü ve insanın kendisini yarattığı epeydir biliniyordu. Sartre, bu kendi tercihini yapan varlığın taze ve elverişli bir resmini çiziyordu. “Varlık ve Hiçliğin metafizik tahayyülü kolayca kavranabiliyordu.

Bilinç, o bireysel öz, özgürdü ve varolan topluma, tarihe, geleneğe meydan okuyordu.

Savaş bitmiş, Avrupa harabeye dönmüştü. Uzun bir esaretten kurumuştuk, her şeyin yeniden inşa edilmesi gerekiyordu. Sartre’ın felsefesi, bu sefalet ve kaostan yeni ve daha iyi bir dünya yaratılması gerektiğini ve yaratılabileceğini düşünen insanlar için esin pensiydi. Ve o güne dek yaşananlar, her şeyin mümkün olduğunu kanıtlamıştı.

“Varlık ve Hiçlik”i bu atmosferde, 1945’in Brüksel’inde okumuştum. Sartre'ı da hayatımda ilk ve son defa orada gördüm.

Şehirdeki varlığı bir pop starınki gibiydi. Bir filozofun neredeyse bir peygamber gibi karşılanmasını sadece bir defa daha gördüm, o da 1984’te Jacques Derida’nın California’da verdiği konferanstı.

Sartre’ın felsefesinin cazibelerinden biri, politik bir mesaj içermesiydi. Düşman, mekanizması, illüzyonlan ve ölümcül yanlışlarıyla burjuva dünyasıydı.

sartre ve camus
Bir dönemin sona erdiği kesindi. Faşizm bertaraf edilmiş, hemen her yerde sol hükümetler iktidara gelmişti. El yordamıyla anlaşıldığı kadarıyla bile Sartre’ın doktirininin büyük bir iyimserlik yayması, ilginç olduğu kadar, dokunaklıydı da.

Hegel’in "Zihnin Fenomenolojisi”nde yaptığı sentezi, Marx dahil birçok düşünür yeniden yazıp ayaklan üstünde doğrultmayı arzulamıştı. Sartre bunu iki kez denedi. "Varlık ve Hiçlik", özne-nesne diyalektiğinin devasa bir revizyonuydu; Hegel’in “Ruh”unun yerini alan aslî değer, temel saik özgürlüktü.

O eserinde, Sartre, diyalektiği psikolojik bir yaklaşımla "insan ruhu” olarak tasvir etmişti. Daha sonra sosyo-politik bir bakış geliştirecek ve “insanlık tarihi” olarak resmedecekti. Sonraki eseri, “Diyalektik Aklın Eleştirisi”, yeni tonuna rağmen ilk sentezine manidar bir yakınlık arzedecekti.

Sartre felsefeci, romancı, oyun yazan, edebiyat eleştirmeni, biyografici, denemeci ve gazeteci olarak olağanüstü bir yazardı. "Bulantı”, felsefi roman janrının az bulunur örneklerinden biriydi. Yarım kalan “Özgürlük Yollan” üçlemesiyse geleneksel ro-manlardandı; birçok karakter, olay, öykü ve çeşitli ahlâkî yargılar içiçeydi.

Hâlâ da güçlerini koruyan bu edebî eserler, savaşın patladığı, Fransa'nın işgal edildiği günlerde tutkuyla okunmuş ve derinden hissedilmişti. Felsefî düşünceleri barındırmakla birlikte, bu eserleri “varoluşçu roman” olarak tarif etmek pek mümkün değil.

iris murdoch
Bu romanların kahramanı Mathieu didaktik bir varoluşçu kişilik olarak temayüz etmez, Sartre’ın felsefî ve edebî eserlerindeki portrelerin aksine, bir itidal ve edep-adap anıtı gibidir; gelenek sel atfik antyışı da dahil olmak üzere, gayet sıradan özelliklere haizdir.  Duvar (Le Mur) adı altında topladığı öyküleri ise Sartre'yen varoluşçu fikirleri ve isyanı dile getirir. Bu öykülerde Sartre’ı cezbeden kişilikler şiddete meyyal, hatta kriminel karakterlerdir.

Kariyerini öykü yazan olarak değil, başanlı bir oyun yazan olarak sürdüren Sartre’ın oyunları sanat olduğu kadar propagandaydı ve yayın yönetmeni olduğu “Modem Zamanlar”da kaleme aldığı makalelerinde  ki polemikleri tamamlayıcı nitelikteydi. Belki de oyun yazarlığı edebî Sartre'ı zorunlu kısalıklanndan  ötürü tatmin ediyordu. Her şeyi söylemedikçe kendisini hiçbir şey söylememiş farzeden metafizikçi, tiyatroda mesajını en kestirme yoldan vermek zorundaydı.

Sanatçılann, çok iyi yaptıklan bir şeyden vazgeçip inzivaya çekilmeleri veya başka alanlara yönelmeleri esrarengiz bir şeydir. Sartre, fikirlerle dolu devasa romanlar yazabilirdi, ama o nedense Baudelaire hakkında bir kitap, Jean Genet hakkında uzun bir kitap, flaubert hakkında upuzun bir kitap yazmayı tercih etti. Bunlar edebî eleştiriler değil, “Varlık ve Hiçlik"te özetini verdiği “varoluşçu psikanaliz” başlığı altında yer alan eserlerdi. “Sözcükler” galiba "varoluşçu bir öz- analiz” örneğiydi; sakin, hatta soğuk sayılabilecek bir tondaydı, ama öbür kitapları coşku dolu ve söz konusu isimlerin, olduklan kişiliği nasıl seçtiklerini detaylı bir biçimde gösteriyor ve bir bakıma Sartre’ın da kendi özdeşleşmelerini, seçtiği kişilikleri kendi içinde yeniden yaratma arzusunu sergiliyordu.

Özellikle Raubert üzerine olan “Ailenin Budalasında kılı kırk yaran bir tarihçi olarak temayüz eden Sartre, sonraki felsefî sentezlerinde tarihçi rolünü üstleniyordu. Jean Genet hakkındaki kitabında, sadece mevcut topluma duyduğu nefreti değil, dine duyduğu nefreti de sergiliyordu. “Sözcükler”de ateizmin acımasız ve uzun vadeli bir iş olduğunu söyleyen Sartre, “Varlık ve Hiçlik”te, sadece tannsız değil, ahlâksız da bulunarak eleştirmenlerin saldırısına uğramış, şeytanî bir kişisel iradeden başka bir değer tanımadığı, ilkesiz bir “samimiyet"i, acaip bir özgünlüğü ve sorumsuz bir cesareti yücelttiği gerekçesiyle tefe konmuştu.
“Gizli Oturum“un (Huis Clos) finali ve “Varlık ve Hiçlik”in mesajlarından birinin “cehennem ötekidir” olması umarsız veya küstah bir “benben’cilik” olarak yorumlanmış; sevgiyi, görevi ya da sıradan ahlakî değerleri umursamadığı gerekçesiyle eleştirilmişti. Bu basitleştirmeler, politik bir perspektife nakledilince, baskıcı bir toplumda sadece şiddetin dürüst olduğu yolundaki meşum mesajın kapısını da aralıyordu.

jean genet
Sartre, kendi şeytanî “öteki”sini Baudelaire, Genet ve Raubert üzerine çalışmalarında irdelemişti: Baudelaire, kendi efendhköle diyalektiğine, isyan ve itaate hapsolmuş bir sosyal asi, dişi bir duyarlılık, bir mazoşişt, “lanetli bir şair”di. Genet, bir yandan toplumun ahlaki değer yargılannı kabullenirken, diğer yandan kendi iradesini vicdanı olarak taşıyan, kimsesi olmayan bir kriminel, bir sanatçı, kadınsı bir eşcinseldi.
ilân etmişti.
Baudelaire ve Raubert, her ikisi de buıjuva kökenliydi, “sembolik bir sınıf, düşme”yle kendilerini sanatçı olarak seçmişler, muhayyel bir elitler akademisine ya da ruhsal bir asalete sığınmışlardı. Genet’nin ise bu türden illüzyonlan yoktu.

“Varlık ve Hiçlik” 1943’te, Baudelaire 1946’da, Genet  1952’de, “Diyalektik Aklın Eleştirisi” (Sartre’ın ikinci sentezi) 1960’da, dört bin sayfalık ve üç ciltlik Raubert’i ise 1971-72’de yayınlanmıştı.
Genet hakkındaki olağanüstü çalışması, “Şeytanî Aziz” (Aziz Genet: Oyuncu ve Şehit / Saint Genet: Comedien et Martyr), Sartre’ın kendi “sınıf düşmesi”, bur-juva ahlâkından kaçışı, mülayim Karrtçı perspektifli “Varoluşçuluk ve Hüma- nizrrfdi. Bu, daha sonraki “marksisf-varoluşçu” döneminin eşiğiydi.
Sartre, Genet’yi Buharin’le karşılaştırıyordu; Genet, “buıjuva Genet'ydi. Buha- rin, suçunu itiraf eder, marksist ilkeleri kendisine uygulayıp onaylar ve ahlâkî bir intihan seçer.

Genet de itiraf eder; bunu, kendisini habis, katil ve hırsız olarak etiketleyen buıjuva değerleriyle uyum içinde yapar. Fakat özgür iradeli bir özne, tek doğrusu ve adaleti kendi iradesi olan bir birey olduğunu reddetmez. Toplumun onu bir suçlu, insanlık dışı bir birey, geleceği olmayan bir mah- ûm olarak damgalamasını gururlu bir taminle kabullenir. Ve dolayısıyla, Genet imkânsızı, yani aynı anda hem özne, hem nesne (varlık ve hiçlik) olmayı “ başarır. Kitap boyunca, Sartre, (basitleştirilmiş) bir psiko-analizi, (basitleştirilmiş) bir politik mesaja dönüştürür; Genet’nin kişiliğinin çeşitli diyalektik işlemlerini inceler.Genet’nin başkalarıyla ilişkisi, “öteki” olma arzusu biçimini alır, ancak bunu sadece bir fantezi olarak gerçekleştirebileceği için, “öteki” hep bir görüntü olarak kalacak, “orada" yalnızca “boş kabuklar, ölü bedenler, terkedilmiş evler” bulacaktır.

Ve   tekrar kendi “boş” kimliğine, nesneliğine, inzivasına dönecek, başkalarının yargısından çamadığı gibi, onlarla yüz yüze gelmeye, onlara karşı çıkmaya kalkışamayacaktır.

Sartre, Genet’nin sabun köpüğü misali boş ve kalıcı olamayan değer yargılarını muhafaza etmeye mahkûm olmuş buıjuva bireyinin abesliğini temsil ettiğini söyleyecektir.

Genet kefaretini ödemiştir; bir aziz, bir şehit, zamanımızın kahramanının bir anıtıdır, çünkü bu durumun tamamen farkında olarak iki aşırı uçta, hem bir özne, hem de bir nesne olarak yaşamaktadır.
Sartre'ın işaret ettiği gibi, Genet, Azize Teresa misali, kendisine yapılan bütün suçlamalan üstlenir. Ama, Azize Teresa'dan daha olumludur, çünkü Teresa, Genet’nin aksine, genel saygı görür.
Sartre’a göre Genet dikkate değer bir kişiliktir, çünkü butjuvazi gizli, ürkek, çekingen ve ikiyüzlü olarak ne yapıyorsa, Genet samimi, açık ve ekstrem olarak onu yapmıştır.

Sartre’ın basitleştirerek çizdiği portre, öteki Genet’yi, bir ölçüde buıjuvazinin de paylaştığı kimi erdemleri, çalışkan ve başarılı sanatçıyı, sabn, tevazuyu, dürüstlüğü gölgede bırakır. Genet’nin, kısmen başansının da sayesinde, hayatının sonraki dönemlerinde, genellikle dendiği gibi “daha iyi bir insan” olması Sartre’a bir şey demez. Kitabın sonunda, kahramanına cömertlik erdemini atfeder. Bunu, bir özgürlük ifadesi olarak açıklar; cömertliğin buıjuva mülkiyet ilişkileri tarafından dışlandığını söyler.

baudelaire
Varlık ve hiçlik, kötü niyet ve özgürlük arasındaki ayrım, çürümüş ve çöküntü içindeki buıjuva toplumuyla henüz netleşmemiş bir ideal arasındaki farktır. Bu ideal kendini şimdilik sadece isyanla ifade edebilmektedir.

Sartre’a göre, eğer samimiysek önümüzde iki seçenek var: Buharin gibi özgürlükten vazgeçmek ve ahlaken intihar etmek... Veya onu mahkûm eden değerleri tutarsız bir biçimde kabullenmesine rağmen, kendi iradesini başlı başına bir değer olarak benimseyen Genet’nin onurunu seçmek.

Kitabın çok etkileyici bir karamsarlığı ve belagatı olan bölümünde, Sartre, "çağımızın tarih hakkında suçlu bir vicdanı var” der.

Geçmişte, bizimki gibi kriminal olan toplumlar geleceği umursamazdı. Öyle olmayan toplumlarsa temiz bir vicdanla, güvenli bir gelecek yarattıklarından emin olarak tarihi yaparlardı. Fakat şimdi, “devrimler mümkün değil” artık, yok edici savaşların tehdidi altındayız, mülklü sınıflar kendi haklarından emin değil, işçi sınıfının da kendi gücüne güveni yok. Adaletsizliğin daha çok farkındayız, ama bunu bertaraf edecek irade ve güçten yoksunuz.

Bilimsel ilerleme gelecek yüzyılları “şimdiki zaman” haline getiriyor. Gelecek burada; ve maskeli haleflerimiz tarafından yargılandığımız duygusuna sahibiz. Çağımız onu yaşamamız gerekmesine rağmen, bir ce-set.
Peki bir çıkış yolu var mı? Sartre, “Aziz Genet”de bir çıkış yolu gözüktüğünü, ama bunu ileride tartışacağını söylüyor. Muhtemelen varoluşçulukla marksizmin evliliğini kastediyor; ona sadece kapı aralığından bir göz atmamıza izin veriyor.

“Saint Genet", “Varlık ve Hiçlik”le “Diyalektik Aklın Eleştirisi” arasında bir köprü gibi. Burjuva toplumunun çelişkilerinin, burjuva bireyinin abesliğinin ve buıjuva ahlâkının çürümüşlüğünün analizini yaparak yeni bir ahlâk önerisi getiriyor: Özgürlük ve toplumsal değişimi biraraya getiren varoluşçu marksizmin yeni bir ahlâk için alan açtığını söylüyor.

Sartre’a göre, Genet’nin erdemi, özgürlüktür; kendi iradesinin özgür  faaliyetidir: Yanılsamasız samimiyet ve cömertlik olarak özgürlük.

--------------------------
*iris murdoch'un "sartre: romantik rasyonalist" adlı incelemesinin önsözünün yücel göktürk tarafından post-express #14 için yapılan çevirisi


Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.