son eklenenler

"hakikat yüzünden ölmeyelim diye var sanat"


-Peter Duerr, 'Çıplaklık ve Utanç' adlı nefis kitabında anlatır: Antik Yunan’daki olimpiyatlara katılan erkekler, atletik alıştırmalar sırasında sünnet derisinin geriye kaymasını önlemek amacıyla,penis başının uzerine çektikleri bu derinin ucunu bir sosis ucu gibi görünecek şekilde kurdelayla bağlarlardı. Anadan üryan yarışırken. tek utandıkları şey penislerinin başıymış yani. Ve onu da kendi derilerini bir örtü gibi kullanarak kapatıyorlarmış.

-Eski bir Orta Doğu öyküsünde, kız kardeşinin yanında yellenen bir delikanlıdan bahsedilir. Genç adam öylesine utanır ki, baba evini terk eder ve uzaklara gider. Uzun yıllar sonra evine döndüğünde, ilk önce kız kardeşine rastlar. Kız ona, “bir yellenmekten başka bi şey yapmadığın halde, neden uzaklara gittin?” diye sorunca, delikanlı yeniden çok utanır ve yine kaçıp bir daha da geri dönmez.

-Eski İbraniler, en ciddi yeminleri, yemin edenin elini hayalarına sürdürerek ettirirlerdi. İngilizce’deki tanıklık etmek (testify) ve vasiyet (testament) gibi sözcüklerin, testis (haya) kelimesinden türediğini biliyoruz.

-Bedenlerimize dair fantastik yasak ve alışkanlıklarla dolu bir tarih var önümüzde. Müthiş bir hayal gücünün ürünü olabilecek yasaklar bunlar: Olguyla ilişkisi bakımından akıldışı ve bir o kadar da gerçeküstü.

-İnsanoğlunun uygarlaşma tarihi, bedeniyle yaptığı mücadelenin tarihidir bir anlamda. Kendisini bedeninden yabancılaştırmaya yönelik bir tarih... Bedenini reddetmenin, yok saymanın; bedeninden utanmanın tarihi...

-Bedeni reddetmek, kendine dair “hakikat”in bayağılığına karşı bir tavır alıştır. (Tanrı’nın suretinden yaratılan bir bedenin yellenmesine nasıl tahammül edilebilir?)

-Kendini yaratılanların en şereflisi olarak kurarken paranteze alman gereken şeyler var: Ter, salya, sümük, dışkı, sperm vs. gibi...

-Nietziche, Nachlass’daki fragmanlarından birinde “sanat istemi”ni yalan söyleme”, “hakikat’ten kaçma”, “hakikati olumsuzlama” istemine bağlar.

-Neden yalan söyleme ihtiyacındayız ama? Kendimizden neyi saklamaya çalışıyoruz? Bir boşluk olmalı ki o boşluğu yalanlarla doldurmak durumunda hissedelim kendimizi.

-“Kaygı, ölüm karşısında varlıktır.”

-Hep mevcut olan ölüm imkanı karşısında, varoluşumuzun kumdan kalesi ve olumsallığı...

-Varlık içine “düşmüş” insan: Yalnız ve daha baştan diğer canlılardan “bilinci”yle ayrılan; bu bilinci bir yara gibi taşıyan ve bu yaradan ötürü Varlık’ı bir “kendisinde şey” olarak kavrayabilmesi imkansız olan, böylece kendisine yabancılaşan ve hep sıla özlemi çeken sürgündür. Gerçekte bir sıla yoktur fakat o
bunu zihninde yaratır.

-İnsan gerçekliğe hiçbir zaman ulaşamaz. Rasyonel bir varlık olduğu tartışmalıdır. O pek övülen soyutlamalarının kılık değiştirmiş metaforlardan başka bir şey olmadığı ortaya çıkmıştır. Kullandığı dil ise mantıksal doğruluğu değil, kendisinin doğuştan gelen estetik yaratık yeteneğini cisimleştirir: “Hakikat” bize gerçeklik hakkında değil, yalnızca insanın estetik yaşayışı hakkında bir şeyler söyler. Eğretilemelerden, düz değimecelerden insanbiçimciliklerde oluşan bir ordudur hakikat.

-Kısacası, şiir ve belagat yoluyla yoğunlaştırılmış, aktarılmış, süslenmiş olan ve uzunca bir süre kullanıldıktan sonra sonra herkese fazlasıyla sabit, kural koyucu ve sabit gelmeye başlayan insan ilişkilerinin bir toplamıdır. Hakikatler, yanılsama oldukları unutulmuş olan yanılsamalardır; aşınıp duyusal güçlerini yitirmiş metaforlarıdır; üzerlerindeki resimler silinmiş olan ve artık para olarak değil sadece metal olarak işe yarayan paralardır.

-İnsan bir sanatçıdır ve onun metafizigi. dini, ahlakı ve bilimi, hepsi de yalnızca onun sanat isteminin, yalan söyleme. hakikat”ten kaçma, hakikat’i olumsuzlama isteminin ürünüdürler. Gerçekliği yalanlar yoluyla ihlal etmesini sağlayan bu yetenek, varoluşun her tezahürüyle paylaştığı bir şeydir. İnsanın kendisinin de, her şey bir yana gerçekliğinin, hakikatin, doğanın bir parçasıyken aynı zamanda bir yalan söyleme dehası olmaması mümkün mü?! ,

-Bilim, din ve sanat, “insanın hakikat”ten kaçış mecrasının uğraklarıdır. Hakikat’e dair oldukları inancındadırlar, fakat onun dışındadırlar. Hakikatin taklidi veya oyunun oyun olduğunu artık anımsamayan oyuncularıdır bu üçlü.

-Bu yüzden Simmel, “modern insan”ın kendine özgü bir yabancılaştırıcı varoluştan muzdarip olduğu fikrini amansızca geliştirmiştir:

-Simmel’e göre bu varoluşa damgasını vuran şey, kişisel gelişme ve kendiliğindenlik ihtiyacı ile bireyin karşısına insanın yarattığı bir şey olarak değil de özerk, gayri şahsi ve uçsuz bucaksızlığıyla son derece ezici bir şey olarak çıkan ‘nesnel’ bir kültürün varlığı arasındaki çelişkidir.

-İnsanın bedeniyle ilişkısinde yaşadığı tatminsizlikte olduğu gibi, varoluşu karşısında hissettiği boşluk duygusuna tahammül edebilmesi de aslında şiir bakımından nihilist bir durumda olan Varlık’ın hakikatini reddetme, yok sayma veya görmezlikten gelme ve bununla da kalmayıp hayatı daha yaşanılır kılacağı umut edilen bir başka hakikati “yaratması” ile mümkün olmuştur.

-Bu anlamda şimdiye kadar ortaya çıkmış bütün hakikat söylemleri aslında mantıksal değil estetiktir. Penisin başının sünnet derisiyle örtülüp bağlanması hakikate dair bir fragman olmaktan çok, sanki ironik bir aklın şakası, sanatsal bir gösterisidir.

-Sanatçı varoluşun sunduğu kaba malzemeyi kendi suretinde yaratılmış bir şeye dönüştürür (ki bu sureti de kendisi yaratmıştır.)

-Güç ve mutlulukla dolup taşan sanatçı, gerçekliği dönüşüme uğratır. Gerçekliğe onda olmayan bir şiiri ekler, hiçbir şeyi olduğu gibi görmez daha dolu, daha yalın, daha güçlü görür. Olgular girdabının altında ebedi hayatın şaşmaz bir biçimde sürüp gittiğine ilişkin metafizik bir avuntu geliştirir. Bütün sanat ve bütün felsefe, Nietziche’nin deyişiyle, “acı çekenler için bir devadır.”

-İnsanlığın geldiği bu noktada insanın ikamet edeceği bir yer yoktur: sanatın görevi işte böyle bir ikamet yeri, insanın yeniden yaşayabileceği bir dünya yaratmaktır. Artık insan tamamen gözden kaybolmuştur. Ve geriye yalnızca sanatın kaygan zemini ve kabaran suları kalmıştır.

-Hakikat. ölüm karşısında insan varlığının düştüğü durumdur. Hayatın geçiciliği, ele geçirilemezliğidir. Şiir olmayandır, kaba olgudur, maddedir. Hiçbir amacı, varacağı bir cenneti olmayan, kendi kendine bir şeydir. Ve işte bu haliyle sorumsuz bir aklın şakası gibidir hakikat. Anlam icad edebilen yaratıcı hayvan olarak insan hakikati bu şekliyle kabul edemez, ona karşı çıkar. Patolojik bir tavır içerisinde onu görmezlikten gelir. Bunu, ona şiir ilave ederek, onu estetize ederek yapar.

-Hakikat, sabah uyandığında aynada gördüğün saçı başı dağınık, göz torbaları şişmiş, dudaklarının kenarından salya akan adamın yalınlığından başka bi şey değildir. Hemen yüzünü yıka, saçına bi şekil ver kokular sürün!

-Sanat yap, çünkü” hakikat yüzünden ölmeyelim diye var sanat.”*


----------
*nietzichebu yazı daha önce genç sanat aralık 2001 sayısında 'kotarılmış' idi.

-----------
Kaynaklar:
Nietziche, Tragedyanın Doğuşu, Çev: İ. Z. Eyüboğlu, Say Y., lst., 1994
İyinin ve Kötünün Otesinde, Çev: A. İnam, Hil Y., lst., 1989
Putların Alacakaranlığı, Çev: H. Kaytan, Akyüz Y., lst., 1991
H.P. Duerr, Çıplaklık ve Utanç, Çev: T. Onur, Dost Y., Ank., 1988
Allan Megill, Aşırılığın Peygamberleri. Çev: T. Birkan, Bilim ve Sanat Y., Ank., 19

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.